Ubeydullah Öz – Gelin Ayşe

Saat dokuzda başlayacak kursun yapılacağı derneğin önüne, güneşe aydınlanma şevki veren heyecanıyla iki saat önceden varmıştı. Dernek bir yana, sokağındaki dükkanlar bile henüz açılmamıştı. Köşedeki börekçinin yarı açık kepenginin altından süzülen pişmiş hamur kokusu olmasaydı, kıyamet sonrası filmlerinden fırlama bir anın korkusunu iliklerine kadar yaşayabilirdi Rıdvan. Sabah, annesinin kendisini cimciklemesine, açılan pencereden hücum eden güneşin alevli oklarıyla yanan gözlerinin zoruna gerek kalmadan uyanmıştı. Allah’ın her günü bir başına kahvaltı etmeye mecbur bırakılmış babasının, alelacele çökeleğe buladığı ekmeğin yanağında çıkardığı koca şişliğe ve bardakta kaynamaya devam eden çayını bir iki yudumda dikişine daldığı birkaç saniyenin ardından sokağa fırlamıştı. Göğüs kafesine dayanan koçbaşına aldırmaksızın vardığı derneğin kapısının eşiğine çömmüş, kucağında bir bağlama, dilinde bir türkü hayaline kapılmıştı. Börekçinin fırınından gelen kokuların ağzında bıraktığı tat ile sazın yerini börek, sözün yerini çay aldı. Kucağında okşadığı sazın hayalini bir kenara bırakarak sipariş ettiği börek tepsisine yumuluverdi. Ak sakallı börekçi hem kendisinden para istememiş hem de çayı bittikçe bi’ koşu tazelemişti. Dakikalarca bir eli börekte bir eli çayda tıkınırken dernek başkanının sesiyle irkildi: Rıdvan, oğlum neden bu kadar erken geldin? Daha bir saat var kursun başlamasına.

Rıdvan heyecanla kalktı oturduğu eşikten. Ardının tozunu ve hayalinden artakalan börek kırıntılarını silkeledi. Yarı utanç yarı heyecanla kaldırdı başını: Hayırlı sabahlar Abdurrahman amca. Şey, sen erkenden gelirsin dediydin ya. Hani bağlama şey edecektin bana.

Sözleri öylesine içten, öylesine çekingendi ki Abdurrahman Bey, tamamını anlayamamış olsa da vardığı yeri anlamış, vaadini hatırlamıştı. Derneğin kapısını munis bir tebessümle açtı. Büyük bir iş yerinden devşirme derneğin ön cephesindeki diz hizasına kadar inen perdeyi açtığında, peçesi düşen aysimanın çehresi gibi aydınlandı içerisi. Abdurrahman Bey, kapıda utançla dikilen ve içeriyi süzen Rıdvan’ı buyur etti. Rıdvan, içeriye adımını atar atmaz bağlama kursu için hazırlanan; büyükçe bir toplantı masasının etrafında dizili sandalyelerden ve üç ayaklı bir yazı tahtasından ibaret sınıf düzenini fark etti. Masanın üzerinde boyu boyuna uygun
bir de bağlama vardı. Bu, o olabilir miydi? Dalgın, büyülenmiş bir halde kilitlendi kaldı bağlamaya. Abdurrahman Bey, bağlamayı eline alıp ona doğru uzattığında bile hâlâ bağlamanın ilk yerinde bıraktığı boşluğa bakıyordu: O boşluğun önünde, bağlamasını eline almış, eline alır almaz da mucizevi bir şekilde “Uzun İnce Bir Yoldayım” türküsünü ustaca çalıp söylemeye başlamıştı. Abdurrahman Bey, sokaktan gelen yankılı bir kepenk sesi eşliğinde ikinci kez hayallerini böldü Rıdvan’ın: Al bakalım Rıdvan. Bu bağlama artık sana emanet. Kurs boyunca sende kalabilir.

Bağlama şimdi essahtan Rıdvan’ın kucağındaydı. Hayal perdesi aralanmış ve gerçeğine kavuşmuştu. O gün bağlamayı tutmayı ve notaları öğrendi. Bağlama hocasının anlattığı her şeyi kazıyordu zihnine. Kursun ikinci günü her bağlama talebesi gibi o da Gelin Ayşe türküsü ile tanıştı. İlk gün araları pek limoniydi ama tanış olmalarının daha ikinci gününde birbirlerini sevmişlerdi. Gelin Ayşe’nin suyu Rıdvan’a ve bağlamasına ab-hayat olmuş, daha kursun üçüncü gününde bağlama dile gelmişti. Evdeki kavga gürültüye, ev sahibesinin tıngırdamalar yüzünden ikide bir şikayetlenmelerine aldırmaksızın süren dostluk, dördüncü gün kara bir haberle yıkıldı. Gelin Ayşe bir sele kapılmış Rıdvan onu kurtarabilmek için tutunsun diye bağlamasını uzatmıştı. Gelin, bağlamanın ucunu can havliyle yakalasa da selin şiddetine dayanamayıp sürüklenmişti. Rıdvan hem Gelin Ayşe’sini yitirmiş hem de o hengamede emanet bağlamasının dört teli kopuvermişti. Şimdi Abdurrahman amcaya ne demeliydi? Acaba tamir edilebilir bir şey miydi bu? Anası görse cıngarı basmaz mıydı? “Aldın emanet şeyi, bi’ de kırdın mı? Aaah sizi doğuracağıma taş doyuraydım iblisin uşakları!” diye veryansın etmez miydi?

Rıdvan, kursun beşinci günü, derneğin kapısına erkenden koşmadı. Kursun bitiş saatine doğru vardı derneğin sokağına. Bir köşeden kursun bitmesini ve herkesin çıkmasını gözledi. Az sonra öğle ezanı okunur ve Abdurrahman amca da namaz için derneğin ikinci katına çıkardı. Öyle de oldu. Korkak adımlarla derneğin kapısına vardığında içeride kimseler yoktu. Üst kattaki lavabodan gelen su seslerine kalbinin gümlemeleri eşlik ediyordu. Sessizce sokuldu içeriye. Bir yiğitlik uğruna tellerini kopardığı emanet bağlamayı masanın üzerine bırakarak ardına bakmadan kaçtı. Artık hem hayallerinde hem de ilk kez sevdalanacağı lise üçüncü sınıfa kadar hayatında türküye yer olmayacaktı.

Ubeydullah Öz

Serazat Edebiyat, Sayı 3

Kasım – Aralık 2022

Leave a Comment

Comments

No comments yet. Why don’t you start the discussion?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir