Aleyna Uçar – Uğursuzluklar Yaşamak İstiyor

kolunu hareket ettirdikçe koltuk altından  ekşi bir koku yayılıyor. titreyen parmakla rının arasında örgü şişleri, doğacak torunu  için kazak örüyor. kaçıncı torununu kucağı na alacak, doğacak bebekle kaç torunu ola cak, sayamıyor. yedi çocuğunun ismini zor  hatırladığı anlar yaşıyor. artık zaman onu  harcıyor. aleyhine akıyor saatler. her sabah,  şişlerini eline aldığında ilmekleri değil, sanki  zamanı işliyor. 

ömür sayacından dakikalar, saatler ve hat ta yıllar giderken, günleri birbirinin o kadar  aynısı ki duvardaki takvim olmasa, o takvim den her gün bir yaprak koparmasa sonsuz bir  günü yaşadığını zannedebilir. günleri nasıl  yaşıyor?  

sabah uyandığında, yıllarca çift kişilik  yatakta yatmış olmanın getirdiği bir alışkanlıkla yatağın içinde dönüyor, düşeceği anda,  artık tek kişilik küçük bir yatakta uyuduğunu  hatırlıyor. işte o an gözleri, duvara dayanmış,  dantelle örtülü, eski dikiş masasına takılıyor.  masanın üzerinde bir bardak su, suyun içinde  dişleri duruyor. takma dişinin yanında başka  bir takma diş göremeyince neden tek kişilik  yatakta uyuduğunu hatırlıyor. “eskiden olsaydı” diyor homurdanarak “o ölmemiş olsaydı,  dişleri bardağımda olurdu” . homurdanması  bitmeden, ölüme kızgınlığı geçmeden, mor  lekelerle kaplanmış eli uzanıyor bardağa, beş  parmağını da daldırıyor suya, dişlerini çıkarıp sallıyor, aynaya ve masaya sular sıçrıyor.  yanları buruşmuş ve artık içine çökmüş ağzını açıyor, dişlerini takıp dudaklarını kıpırdatıyor, bu esnada çenesi ileri geri gidiyor,  o lime lime duran rengi uçmuş dili dişlerin  üzerinde geziniyor, dünden kalan ekmek  parçasını alıp yutuyor. sonra, çarşafın üze rinde çatlamış, pütürleşmiş elini gezdiriyor.  ıslaklık yoksa derin bir nefes alıyor. çarşaf  ıslaksa, göğsüne bir ağırlık çöküyor, gelinin  kızgın yüzü, torunlarının alaycı gülüşleri  gözlerinin önüne geliyor. masadan tutunarak  ayağa kalkıyor, pijamasının üzerine basma  eteğini giyinip ak saçlarını örten oyalı bir  yazmayı başına bağlıyor. attığı her adımda,  karnına kadar sarkmış memeleri sallanıyor  ve ayak tabanından başlayan bir ağrı dizlerine  doğru çıkıyor. takvimden bir yaprak koparıyor. arka odanın kapısını açtıktan sonra ürkek yürüyor, adımları sessizleşiyor. birilerini  uyandırmaktan korkarak belki de birilerinin  kendisini fazlalık hissettirmesinden korkarak  tuvalete yürüyor. kapı gıcırdayarak açılırken  “desdur geri dur” diyor, çişini yapıyor, rengine  bakıyor, farklı bir sarı görünce telaşlanıyor,  normal bir sarı görünce daha çok telaşlanı yor, şifonu çekmeyi ve ellerini yıkamayı her  defasında unutuyor. odasına dönüp şişlerini  eline almayı düşünürken robot süpürge karşısına çıkıyor. her sabah gördüğü “şu gavur  işi”nin başına bir bela getireceğine inanıyor.  müjdeli bir haberi bekler gibi uğursuzlukla rı bekliyor, “ben demiştim” demek ve haya tının ne kadar acı dolu olduğunu söylemek  için uğursuzluklar yaşamak istiyor. ancak  şimdilik, henüz bir bela açılmamışken başına, “şu gavurun işi tepemize taş yağdıracak”  demekle yetiniyor. gözlerini süpürgeden bir  an ayırmıyor, kendisine doğru gelse kalbine  ineceğine inanıyor. odanın kapısını aralayıp  eşiğin üzerinde duruyor, son kez bakıyor ve  mırıldanıyor : ‘‘ne işe yaran len sen? süpürür müş. anca halılara takılıp durun. şimdi ne var  karı olmaya? oy benim kızlığımda, gelinliğim de…’’ genç kızlık yıllarını, gelin olduğunda  yaşadıklarını, yetişkinlik yıllarını kendisine  anlatarak pencerenin önünde duran eski kol tuğa yürüyor. pencereden dağlara bakarken  “şimdi ne var karı olmaya?” sorusunu defalarca  kez tekrarlıyor. yorulunca susuyor, gözlerini  pencereden ayırıp şişlerini alıyor. 

şimdi, kolunu hareket ettirdikçe koltuk  altından ekşi bir koku yayılıyor. titreyen par maklarının arasında örgü şişleri, doğacak torunu için kazak örüyor.  

bacaklarını aralıyor, eteği geriliyor, iplerini oraya, eteğin gergin kısmına bırakıyor. ilmek ilmek örüyor, her ilmekte doğacak  torununu düşünüyor, onlar doğuyor ve büyüyor, o ise yaşlanıyor. bebekler doğdukça,  etrafında torunları koşturdukça yaşlandığını  daha iyi ayırt ediyor. tesbihin sonuna gelmek  gibi bir şey. baştan başlayamıyor ama, başladığı yere dönemiyor. bir kasada, bir hastane de, bir bankada sıra beklemekten farksız bir  şey. ölümü, çoğu zaman beklediğinin farkın da olmadan bekliyor.  

doğacak bebek, ona bu sabah, yaşlandığını hatırlatıyor. fark ediyor ki sırası gelmiş. gözleri masanın üzerinde duran bardağa kayıyor. kocasına imreniyor bir an için. kendi  yatağında, kendi evinde ölebildiği için imreniyor ona. hangi evin arka odasında ölümle  tanışacak, bilemiyor. bardağa bakarak düşünüyor, hesaplar yapıyor kendince, dört ev  geliyor gözlerinin önüne, her birisinde bir  sene kalıyor. ölüm o dört evden birisinde  bulacak kendisini, ama hangisinde? bu sene  ölürse işte şu küçük, en ücra odada yaşayacak son saniyelerini. belki dağlara bakacak  son kez, önce dağlara küsecek, onlar yerinde  dururken kendisi…dağlara özenecek. seneye  ölürse, ikinci oğlunun evinde, onun evinin  en karanlık odasında, rahatsız bir yatakta  kapatacak gözlerini. seneye ölme düşünce si, en sevdiği oğlunun evinde hayata veda  edebilecek olması biraz içini rahatlatıyor.  oğlunu, babasının ismini taşıdığı için bütün  çocuklarından daha çok seviyor. onu ne zaman hatırlasa ‘‘atam gibi aynı, adına çeker kişi’’  diyor, çoğu zaman herkes duyacak kadar sesli  söylüyor. şimdi ise mırıldanıyor, ‘‘atam gibi  aynı’’ diyerek dağlara bakıyor, sonra su dolu  bardağa. iki sene sonra ölürse, üçüncü oğlu nun evinde karşılar ölümü, diğerlerine göre  daha büyük olan ancak penceresiz bir odada,  nispeten rahat bir yatakta…bu hayal damarlarından kanını çekiyor. onu pek sevmiyor,  kocasının babası verdi çünkü ismini. kulağına okunan isim kadar okuyanın da çocuğun  kaderini etkileyeceğine inanıyor. o çocuğu  doğurduğundan beri bir uğursuzluk bekliyor.  ‘‘kaynatam uğursuz itin tekiydi, onun verdiği  addan ne hayır gelir?’’ diyerek bakıyor çocuğuna, kocasının babası canlanıyor gözlerinde,  o zaman bir tiksinme peydahlanıyor bakışlarında, karnında beşinci çocuğunu taşırken  kendisini ahıra kapattıkları günü anımsıyor.  oğlunu sevemiyor, ona bakınca aklına kötü  anıları hücum ediyor, onun evinde ölmek  istemiyor. üç sene sonra ölürse dördüncü  oğlunun evinde, rutubetli, küçük bir odada sonlanacak hayatı. dördüncü oğlu annesine  benziyor. o yanında olduğunda annesi yanındaymış gibi hissediyor. belki üç senesi daha  varsa, annesi yanındaymış gibiyken… neden  kendi evinde ölemiyor?  

gözlerini örgüden çekip bardağa çeviri yor. kendi evinde olsaydı, çocukları evini sat mamış olsaydı, çift kişilik rahat yatağında… neden izin verdi evi satmalarına? öfke ile ça resizlik birbirine karışıyor, evini düşündükçe  

elleri hızlanıyor, örüşü değişiyor, bozuluyor,  ortaya çarpık ilmekler çıkıyor. çarpıklığı gör dükçe daha çok sinirleniyor, attığı her ilmek  bir çocuğu oluyor, hepsi teker teker konuşu yor. ihtiyaçları olduğunu anlatıyorlar, ‘‘burada  yalnızsın zaten’’ diyorlar, ‘‘her sene bir oğlunda  kalırsın’’, ‘‘el evi diye kızlarında kalmak istemi yorsun, biz de el miyiz’’, ‘‘torunların seni özlü yor’’, ‘‘bak hepimiz farklı yerlere dağıldık, bari  sen yalnız kalma’’. sonra babasının ismi çıkıp  geliyor, ne kadar ihtiyacı olduğunu anlatıyor,  çocukları özel okula gitmek istiyor, eşi araba  istiyor, parasının olmadığını söyleyemiyor,  evin parası bir süre… en sonunda dayanamı yor, ‘‘aynı atam’’ diyerek sarılıyor, ev satılıyor,  üç kızı hakkını istiyor, dört oğlu ‘‘damatlara  para yedirmeyiz’’ diyor. başı ağrıyor tüm bu  gürültüde, gidip yatağına yatıyor. o gün ge ceye kadar konuşuluyor, aralarında parayı  paylaşıyorlar. ‘‘şuncacık eski bir evden yedi başa  ne hayır gelir’’ akıl erdiremiyor. doğurduğu ilk  oğlu, yatağından kaldırıyor, eşyalarını toplu yor, saatler süren yolculuktan sonra işte şu  küçük, arka odaya getiriyor.  

burada günleri birbirinin devamı gibi.  örgü örmeye başlamadan önce yaptıkları nasıl ki her gün aynıysa sonrası da aynı. şişleri  bırakıyor, parmaklarını kütürdetiyor, bileklerini ovalıyor, ayağa kalkınca eteğindeki ipleri yere düşüp eski ahşap üzerinde yuvarlanıyor. mutfağa gidiyor ve bütün gün, orada,  bir sandalyede oturuyor. konuşmuyor, dudakları sadece dua ederken kıpırdıyor. sanki  çıkaracağı cılız bir ses istenmemesine sebep  olacakmış gibi tekrar midesini bulandıran  uzun bir yolculuğa mecbur kalacakmış gibi,  başka bir evin arka odasına… 

hayatını düşünüyor mutfakta, rahatsız  bir sandalyede, her gün. pencereden dağlara  bakıyor bütün gün. önce dağlara küsüyor,  sonra çocuklarına. uçan kuşa, akan suya küsüyor. kendisi sırasını beklerken, üstelik bir  çatısı kalmamışken, hayatın devam etmesine  küsüyor.  

yetmiş seneye kaç sene daha eklenir, bi lemiyor. nerede ölecek, bilemiyor. öldüğü  zaman kendi toprağına, büyüdüğü, yaşadı ğı topraklara gömülmek istiyor. evinde öl mek…yetmiş senenin sonunda kendisine ait  bir çatısı neden yok? yetmiş sene bir çatıya  sahip olmaya yetmez miydi?  

şimdi, geçmiş yetmiş sene, başının içinde  bir uğultu oluyor. hayatına bakınca, yaşadığı  günlerden çok yaşamadıklarını görüyor. sıra da birileri önüne geçse. tesbihin başına dönebilse. farklı seçimlerle farklı bir hayat yaşayabilse. seçim yapmaya hakkı olabilse. bir evi  olsa. orada ölse. nerede öleceğini bilebilse. o  zaman, hayatını yaşamış insanlar gibi sakince  karşılardı ölümü; herkes ve her şey kendisiyle birlikte ölsün istemezdi.

Leave a Comment

Comments

No comments yet. Why don’t you start the discussion?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir