Öznur Yıldız – …

“Kimim ben, ne yapıyorum burada? Sen kimsin, ne yapıyorsun burada?..” Elini bir urgan gibi boynunu sıkan kravatına attı:

-Sahibimiz kim? Bu halat neden boynumda?

-Allah’ım deli bu. Yine başladı.

Kan çanağına dönmüş gözlerini hiddetle kaldırıp karşısında yarım ağız gülen adama baktı. Çoktan avını gırtlaklamış bir hayvan gibi acımasızca yüzünde sabitlendi. Ruhu artık takım elbisenin içine sığmıyordu. Daralıyor, nefes alamıyordu.

-Beni neden anlamıyorsun? Sana söylediklerimi duymuyor musun? Üç kuruşa köle olmak için mi yaşıyoruz? Her sabah aynı saatte kalkıp aynı tostu yiyip aynı trene biniyoruz. Sen, ben, bir başkası, bir diğeri, bütün dünya… Tren ağzına kadar dolu, beynimiz dibine kadar boş.

Ellerini adamın yüzüne doğru yaklaştırıp gözleri görüyor mu diye kontrol eden bir doktor edasıyla sağdan sola doğru salladı.

-En son ne zaman kitap okudun?

Adam sorulan soru karşısında afalladı.

-Sana diyorum, en son ne zaman kitap okudun?

Adam trendeki insanların şaşkın bakışlarında göz gezdirip soruyu soran budalaya döndü.

-Belanı mı arıyorsun be adam! Sen memursun. Buradaki birçok kişinin gıpta ile baktığı takım elbiseler giyiyorsun. Üstelik maaşın da fazla ama sen nankörsün, çocukken de böyleydin. Bırak artık bu boş lafları! Neymiş efendim köleymiş de, kitap okumamış da, sahibi varmış da… Hey Allah’ım hey! Biraz şükret haline!

Duydukları karşısında buruk bir gülümseme yerleşti solgun çehresine.

“Yağmurdan kaçırılmış bir şemsiye kadar saçma kalıyorum şu dünyada. Hiçbir vasfım yok. Öylesine bir kenarda durmuş, birinin beni fark etmesini bekliyorum. Buraya ait değilim. Takım elbise içinde can çekişen benliğim bunu kaldıramıyor.” Aklına kurnaz bir fikir gelmiş gibi yüzü canlandı. Sesini biraz daha alçaltıp bir sır söylermişçesine fısıldadı.

-Ya da bir korkuluk! Evet evet bir bostan korkuluğuyum. Üstüne korkunç elbiseler asılmış korkuluk. Uzaktan bakınca büyük bir adama benzeyen, heybetli, ürkütücü olan; yaklaştıkça o heybetli giysilerin altında birkaç tahtadan meydana gelmiş korkunç bir iskeletim. Sen uzaksın bana hatta bostana hiç varmamışsın. Sadece adını duymuşsun. Yaklaşmaya korkuyorsun çünkü ne göreceğini biliyorsun. Biliyorsun! Birkaç tahtadan meydana gelmiş bu iskeleti görmekten ölesiye korkuyorsun. Oysa korkutucu olan elbiseleridir korkuluğun.

Ellerini ceketinin yakasına sabitleyip öfkeyle bağırdı:

-Ama sen bu elbiselerden değil içindekinden korkuyorsun!

Budalanın sözlerini hiç duymamış gibi yapıp elindeki tonlarca kâğıtlara baktı. Çok fazla iş birikmişti eğer yetiştiremezse kesinlikle kovulacaktı oysa almak istediği arabanın parasını biriktirmesine son bir maaş kadar az miktar kalmıştı. Şimdi bu yarım akıllı onun işine taş koyacak gibi duruyordu. Zeki adam aslında diye düşündü ama fazla hayalperest. Ahh şu inadı olmasa belki terfi bile alacaktı bu budala. Ne vardı yani herkes gibi yaşıyorlarsa; aynı saatte kalkıp aynı tostu yiyip aynı trene biniyorlarsa? Bunların hepsi boş laftı. Bir budala ancak böyle boş laflar ederdi zaten. Aklına okul aile birliğinden gelen yazılar geldi. Şu arabayı alsa bir de çocuğun okul masraflarını karşılasa ondan daha mutlu bir adam olamazdı bu dünyada. Ağzını açıp budalaya baktı. Elindeki dosyayı sallayıp:

-Yarına kadar bu dosyaları bitirmemiz lazım yoksa işimiz yaş. Bu düşüncelerini anlıyorum yeni boşandın böyle saçma fikirlere kapılman normaldir. Ama toparla kendini sen bir memursun.

Budala gözlerini yere sabitlemiş adamın söylediklerini dinliyordu. Şu son durak gelse de gidip kendimi balkondan atsam diye geçirdi içinden ya da bir kutu ilaç içsem güzel bir uyku çeksem hiç de fena olmazdı.

Tren son durağa doğru yaklaşırken kafasını cama doğru uzatıp dünyaya baktı. Umduğu felaket bu değildi. Bütün düşünceler birbirine girmiş durumdaydı ve budala çıkmaza girmişti ama bir kere bu çarkın dişlisi olmuştu imkânı yok kurtulamazdı bu düzenden. Kravatını düzeltip gömleğinin yakasını katladı. Derin bir nefes alıp karşısındaki dosyalara baktı ve ellerini uzatıp adamın elinden dosyaları aldı. Mırıldanır gibi konuştu:

-Yarın gelmeyeceğim hastayım.

-İyi gözüküyorsun. Ne hastalığı yahu!? Bahane arama kardeşim.

Tren son durağa gelince budala yerinden kalktı ve kapıya yöneldi.

Kendi kendine:

-Yarın bugünden daha çok hasta olacağım, hissediyorum. Dün de bugüne göre biraz daha iyiydim. Bu hep böyle sürecek ta ki yağmurlu bir günde biri kopçamı çözene kadar.

Trenin düdüğü acı acı öttü. Vagonlar safra gibi kustu bütün insanları. Budala karanlığa karıştı, gölgesi vagonlarda kaldı.

Leave a Comment

Comments

No comments yet. Why don’t you start the discussion?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir