Şaidin Büyükbayram – Koşuyorum…

blue white and orange abstract painting
Photo by Steve Johnson on Pexels.com

“Ah, kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya”

Başını okşadığı kediye merhamet dolu bir sevgiyle bakıyor. Yüzü bir gülümsemeyle dolu, gözleri ışıl ışıl. Her hâlinden birini veya bir şeyi sebepsizce sevmenin yıllar içinde onda yarattığı ruh rahatlığı okunuyor. Yüzü gergin değil. Elleri hafif ve yumuşak dokunuşlarla seviyor kediyi. Diğer başka ellerin sevmesi gibi değil bu sevme. Kediyle bir bağ kurmuş da onunla hiç söz kullanmadan elleriyle konuşuyor gibi.

İlk defa görüyorum böyle bir şeyi. Şaşkınım. Adamın yüz hatlarına baktıkça el hareketlerini takip ettikçe artıyor bu şaşkınlığım. Hiçbir acelecilik yok bu hareketlerde, hiçbir bayağılık yok. Kediye yönelen bakışlar kararsız değil. Kendinden çok emin. Kediyi görmek istiyor ve ona yönelip onda kalıyor.

Adamın karşı masasında oturup bu eşsiz manzarayı seyrediyor olmanın getirdiği şaşkınlık, beni çok heyecanlandırıyor. Öyle ki neredeyse unuttuğum bu duygunun gelip içimi doldurması bende tuhaf bir yaşama arzusu uyandırıyor. Kendimi ister istemez o kedinin yerine koyuyor, hayatım boyunca ihtiyacım olan tek şeyin bu kucaktaki kedinin rahatlığı olduğunu düşünüyorum. Şehrin tüm sokaklarını saran yoğun bir sisin ardından belirginleşen tüm görüntüler gibi zihnimde her şey yavaş yavaş berraklaşıyor. Şimdi anladım, diyorum kendi kendime. Dudaklarım hafifçe oynuyor. Gözlerim masa örtüsündeki bir lekeye takılı. İnsana lazım olan tek şey hafif yumuşak bir elin dokunuşuymuş. Sertlik ve bayağılık ruhumuzu kemiren ve zaman içinde yok eden birer canavarmış meğer. Karşımda oturan bu adamı seyrettikçe bunu daha iyi görüyor ve anlıyorum. Nasıl tanımlarsak tanımlayalım. Adına her ne denirse densin. Bir canavar, bir ruh, bir enerji, determinist bir psikolojik etki, bir olgu veya başka bir şey… Bu şey öyle bir ele geçirmiş ki bizi, bakışlarımız, konuşmalarımız, yürüyüşümüz, oturuşumuz, yiyişimiz, içişimiz hatta sevişlerimiz bile onunla dolu. Şiddetle seviyor, şiddetle bakıyor, şiddetle elimizi uzatıyor yine şiddetle çekiyoruz. Ellerimiz bir kediyi masumca sevebilecek kadar hafif değil. Sert çizgilerle bezeli her davranışımız.

Bu düşüncelerle dolup taşarken bir yandan da karşımda gördüğüm bu adamın her hareketini göz ucuyla takip ediyorum. Önündeki çayı yudumlayışı, ara ara sağına soluna bakışı, garson kıza seslenişi, gülümsemesi… Her hareketi öyle tanıdık ve bir o kadar yabancı ki; hem başucumda hem o kadar uzağımda ki kendimi bir rüyada sanıyorum. Merak ve heyecan duygum git gide artıyor. Kim olduğunu bilmiyorum bu adamın. Hayatımda belki ilk defa bir insanı her şeyiyle tanıma isteğiyle doluyor içim. Adının ne olduğunu, kaç yaşında olduğunu, nereden geldiğini, ne iş yaptığını, nasıl bir evde yaşadığını, evli olup olmadığını her şeyini bilmek istiyorum. Cesaretimi toplayıp bunların hepsini sormaya gitmek için yeltendiğimde o benden önce yerinden kalkıyor. Kediyi başından öyle bir öpüyor ki bütün ruhunu ona üfledi sanıyorum. Kedi artık o adamdı. Ve bu adam kediyi almadan sakin adımlarla masadan uzaklaşmaya başlıyor. Başımı bir kediye çeviriyorum bir giden adama, bir kediye çeviriyorum bir giden adama… Kedi bu adamın değil miydi? Hemen kalkıp, yavaşça ve yumuşakça değil, hızla ve sertçe, garson kıza -illa bir sahip bulmak gerekiyormuş gibi- kedinin bu yere mi ait olduğunu soruyorum. Garson kız biraz şaşkın, evet diyor. Bir şey demiyorum kıza, yüzüne bakmıyorum. Hiçbir şey yapmadan adamı takip için hızla yürümeye başlıyorum. Tam bu anda aklıma düşüyor. En azından bir teşekkür edebilirdim garson kıza. Hemen dönüp kıza teşekkür etmiyorum. Adamın peşindeyim. Kendisinin bile olmayan bir kediyi nasıl böyle sevebilir, nasıl öyle öpebilirdi. Bize ait olmadan neredeyse bir bankta bile oturmanın imkânsız olacağı bu çağda, sahip olmak, bir eylemden ziyade bir var oluş meselesiydi. Zamanımız, hayatımız, sevgimiz bize ait olmayana layık değildi. Kendimizi sahip olduklarımızla tanımlıyor, ne kadar sahipsek o kadar büyük ve yüce oluyoruz. Bütün bunların yanında bu adam da neyin nesi?

Adama yetişmem zor olmuyor. Tahminimce altmış küsur yaşında olan bu adam sırtındaki çok hafif kamburun da ağırlığıyla biraz yere doğru eğilerek yürüyordu. Yürüyüşü çok sakin, sıradan ve tabiiydi. Elini kaldırıp bir an dursa sanki kâinat da onunla birlikte duracaktı. Her adımı hayatı tanımlayan ayrı bir cümleydi. Adam önde ben arkada gidiyoruz. İki ayrı dünya, iki ayrı hayat, iki ayrı yürüyüş… Neden sonra adam durdu. Elini cebine soktu. Saati çıkardı. Usulca saate baktı. Başını havaya kaldırdı. Derin bir nefes doldurdu ciğerlerine ve yoluna devam etti. Yürürken bir ara başını sağa çevirip önünden geçtiği bir ağacın iç dallarına doğru baktı. Bir şey aranır gibi değildi. Bulmak isteyen bakışlar değildi. Daha ziyade var olana yönelmiş büyük bir farkındalığın ayrıntıyı merak eden bakışlarıydı bunlar. Keşfetmek isteyen, hayretle bakan, tanımak isteyen bakışlar. Neye baktığını ve neden baktığını, baktığı yerde ne gördüğünü bilmek istedim. Adamı seyretmeye başladığım ilk andan beri içimde oluşmaya başlayan, adlarını bile belki de unuttuğum bu duyguları tekrar yaşıyor olmanın heyecanı git gide büyüyordu bende. Adam dallara uzanarak elleriyle dalları aralıyor. Uygun bir boşluk ve açı yakalayınca orada gördüğü şeye bakıyor. Gülümsüyor. Yüzünün yarısını ancak görebildiğim halde ruhunun bütün varlığıyla orada olduğu çok açık. Adam orada gördüğü şeyi biraz daha seyrettikten sonra yoluna devam ediyor. Hemen yürüyorum ben de. Adamın az önce seyrettiği ağacın önündeyim. Hiçbir şey görünmüyor. Dalları sabırsızlıkla aralıyorum, ufak dallardan birini kırıyorum ama olsun adamın neye baktığını artık biliyorum. İçinde yumurtalarından yeni çıktıkları belli olan dört yavru serçenin olduğu bir yuvaydı bu. Artık o adamın gördüğü şeye ben de sahibim ama bir şeyler eksik. Keşfetmiyorum. Hayretle bakmıyorum. Bir şey göremiyorum burada. Yüzümde bir gülümseme yok. Annelerini bekleyen yavru serçeler bunlar. Benimle bir ilgileri yok. Burada durup bunları seyretmenin bana ne katacağını düşünüyorum. Ne işime yarayacaktı bu? Bulamıyorum. Bir cevap veremiyorum kendime. Yaşlı adamın bakıp da gördüğü, benim göremediğim neydi? Neydi önünden geçtiği bir ağacın dallarının arasında kaybolmuş bir kuş yuvasına dikkati yönlendiren şey?

Bunları düşünürken ellerimi çoktan dallardan çekmiş, yaşlı adamı takibe devam etmiştim. Adama kim olduğu, adının ne olduğu, yaşadığı evi, işi, kaç yaşında olduğu gibi soruları sormaktan vazgeçtim. Sadece onu takip etmek isteğiyle doluyum artık. Bu adam artık benim için bir bilenmezdi ve bilinmezliğin getirdiği bu tuhaf ama çekici rüzgâra kapılmıştım bir kere. Beni fark etmesi durumunda ne yapacağım konusundaki endişemle birlikte bu durum git gide beni daha da içine çekiyor, yeni iyileşmeye başlayan bir yaranın verdiği hoş kaşıntı hissi gibi içimde yeni bir şeyler uyandırıyor. İster istemez bu adam ile ilgili bir hayat hikâyesi uydurmaya başlıyorum. Mesela Anadolu’da küçük, şirin, dere kenarında, yeşil bir köyde doğmamıştır. Doğma büyüme İstanbulludur. Orta halli insanların yoğunlukta olduğu, kalabalık denebilecek bir mahallede büyümüştür. Çocukluğunda hem çok ağlamış hem de çok gülmüştür. Birini sevmiştir ama kız onu sevmemiştir. Sonra yine birini sevmiştir ve kız da onu sevmiştir. Birlikte vakit geçirmiş, eğlenmişlerdir. Anne ve babasıyla çokça tartışmalar yaşamış ama yine onlarla hayatının en güzel anlarını paylaşmıştır. Borç vermiş, borç almıştır. Trafik kazası geçirmiş, hastanede yatmıştır. Çiçek alıp ,ama saksıda çiçek, hasta ziyaretine de gitmiştir. Okulda çok başarılı olmamıştır ama okumaya her zaman âşık biri olmuştur. Belki de bir süre sonra okulu bırakmıştır, devam edememiştir çeşitli sebeplerden dolayı. Bütün bunların yanında hayatı boyunca değişmeyen tek özelliği doğaya olan ilgisi ve dikkati olmuştur. Anne babası ona bir şeyler tembihlerken o durduğu kaldırımda ayakuçlarından geçen karıncaları ezmemekle ilgilenmiştir. Yolda yürürken belki rahatsız olurlar diye ağaçların gölgelerine basmamaya çalışmıştır. Gölgenin canı var sanmıştır. Derste öğretmeni önemli bir konu anlatırken o, pencereden gördüğü manzarayı çizmiştir kitabının arka kapağına. Mevsim ilkbahardır mesela ve gökyüzünde bir okun ucu gibi giderek genişleyen iki çizgi halinde sıralanmış yaban kazları vardır. Onları resmetmiştir. Onlarla uçmuş, göller üzerinden geçmiş, sazlıklara konmuştur. Belki de bir avcı tarafından vurulmuştur ve tam bu esnada öğretmenden kendisine yönelen bir soruyla sınıfa dönmüş ve ruhunu bir yaban kazının kanadına asmıştır. Mesela şu an evli değildir. Bir kadına vakfedeceği bütün zamanı ve sevgiyi çevresindeki her şeye fazlasıyla vermiştir. Türküleri çok sevmiştir. Bir bozlak duyduğunda sesin tınısında kaybolmuş, alçalıp yükselen tonlarla birlikte bir içine kapanmıştır bir coşkun dereler gibi taşmıştır. Türkünün ezgisiyle birlikte kendisi de bir nota olmuş; her kulağı, her yüreği ziyaret etmiştir. Acılar, sevinçler, aşklar, korkular duymuştur bu yüreklerde. Kısacası eksiğiyle fazlasıyla bu hayatı yaşamıştır. Hayatın hem içinde olmuştur hem de dışında. Kendisine ait olan bir dünya kurmuş ve sonra bu dünyayı hayatın tam ortasına yerleştirmiştir. Düşmüş ama kalkmıştır. Yılmıştır ara ara. Hiç yılmamış değildir. Ne yapacağını bilememiştir bazen ama hayatın peşinden koşmamıştır. Beklemesini bilmiştir. Çünkü hayatı boyunca çevresinde gümbür gümbür devinip duran bir gürültü varken o pencereden dışarıya bakıp yaban kazlarını seyredebilmiştir. Bunların doğruluğunu kanıtlamak için adamla iletişim kurma gereği duymuyorum. O kadar eminim ki böyle bir hayat yaşamış olduğundan. Bir an bile tereddüt etmiyorum. Onunla ilgili bu hayat hikâyesini kurgularken ne kadar yol geldiğimizi fark etmemişim. Uzaktan yakından alakam olmayan bu adamı artık hayatım boyunca tanıyor gibiyim. İçimde inanılmaz bir coşku var ama hâlâ bu adama hem çok yakınım hem de çok uzak. Onu belki anlayabiliyorum ama kendimi? Ben hâlâ o kuş yuvasına bakmanın bana ne katacağı sorusunu soran, yürüyüşü bu adamın yürüyüşüne hiç benzemeyen, ellerini uzatınca dalları kıran biriyim. Fırçamın ucu hâlâ kalın. Dokunuşlarım belli belirsiz, kaba figürler çiziyor tuvale. Bu düşünceler kafamın içinde uğuldarken derinlerden gelen belli belirsiz bir korna sesi beni yavaş yavaş kendime getiriyor. Yolun ortasındayım. Karşıdan karşıya geçerken olduğum yerde öylece durmuşum. Tam olarak kendime geldiğimde etraftaki birkaç kişinin ve o adamın dönüp olan biteni anlamaya çalışan gözlerle bana taraf baktıklarını görüyorum. İçimde bir utanma oluşmuyor ama adamın bana baktığını görünce acemice hırsızlık yapmaya çalışan birinin mülk sahibiyle karşılaştığı o ilk andaki kaçmak mı yoksa saldırmak mı ikilemiyle dolup taşıyorum. Hatta daha beteri hırsızın ceplerine veya çuvalına doldurduğu şeyleri bırakıp kaçması ile onlara sahip olduktan sonra onları geri vermek istememenin getirdiği sahiplik duygusuyla sanki kendisine ait olanı asıl mülk sahibinden kurtarmaya çalışması arasındaki absürt dürtülerle doluyor içim. Bu adamda bulduğum şey öyle tatlı ki bırakmak istemiyorum. Adamın gözlerine bakıyorum. Ceplerime doldurduklarımı vermek istemiyorum. Farklı bir şeylere sahibim artık. Bizzat bu adamın kendisine sahibim. Hızla arkamı dönüp gerisin geri yürümüyorum, hayır. Koşuyorum. Kalbim küt küt atıyor. Koşuyorum. Sanırım gözümde bir damla yaş var. Koşuyorum. Serçe yuvasının olduğu ağacın önünden geçiyorum. Hayret diyorum, onu fark ettim. Koşuyorum. Arkamda benden habersiz yoluna devam eden yaşlı bir adam var. Koşuyorum…

Leave a Comment

Comments

No comments yet. Why don’t you start the discussion?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir